Irak'ta Savaş Başlayalı:
2724 Gün, 13 saat, 54 dakika oldu.

  
Ana Sayfa E-mail
  ABONELİK: ...Yıllık abonelik ücreti 60 TL (30 EUR, 45 USD)... The Diplomatic Observer dergisine abonelik için bilgi@ diplomaticobserver.com’a ileti gönderin… Bilgi için: Tel:0090 312 441 99 68… Faks: 0090 312 441 22 36…                                               
 BASK MODELİNİN ANATOMİSİ VE OTOPSİSİ

Okunma Sayısı :5201

 Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın ikinci ismi general Jose Mena Aguado, İspanya’da 6 Ocak’ta düzenlenen bir askerî kutlamada yaptığı konuşmada, Bask Özerk Yönetimi’nin İspanyol Parlamentosu’na sunduğu yeni özerklik statüsünü eleştirdi ve “darbe’’ imasında bulundu. General, Bask bölgesinin sahip olduğu otonominin giderek federal bir yapıya yaklaşmasından memnun değildi.

Bilhassa sağ muhalefetin de Bask Bölgesi’nin kendi vergi sistemine sahip olmasına itirazını haklı buluyordu. Komutan 8 gün ev hapsi cezasına çarptırıldı ve ardından bakanlar kurulunun kararıyla görevinden alındı.

Aynı düşünceleri gazetelere mektup yazarak savunan bir albay ve bir yüzbaşı da Genelkurmay Başkanlığı’nın talimatıyla Silahlı Kuvvetlerin disiplin tüzüğüne uymadıkları gerekçesiyle tutuklandı. Daha sonra İspanyol Savunma Bakanı Jose Bono, konuyu basının büyüttüğünü söyleyip, generalin açıklamalarının “nihâyetinde bir anekdot” olduğunu ifâde etti.

Bask bölgesi veya daha yaygın kullanımı ile Bask Ülkesi hem İspanya hem de Avrupa tarihi ve siyâseti açısından özel bir öneme sahip. O nedenle bu konunun derinlemesine incelenmesi gerekiyor.

İspanya Parlamentosu milletvekilleri Kasım 2005’te, İspanya'nın geleceğini belirleyecek bir konuyu görüşmeyi kabûl etti. 146 red oyuna karşı 197 kabul oyuyla, Bask Parlamentosu'nun 2005 Eylül’ünde oyladığı yeni özerklik yasasını, görüşülmek üzere anayasa komisyonuna gönderdi. Böylece 2006 ilkbaharında sonuçlanacak olan bir süreç başladı.

Meclisin anayasa komisyonu, Bask Özerk Yönetimi'nin yürürlükteki özerkliğini çok daha güçlendiren, “tüm vergilerin Bask yönetimi tarafından toplanmasını ve bunların bir kısmının hizmet karşılığı merkezî devlete aktarılmasını öngörüyor” ve Basklıları bir “ulus” olarak tanımlıyor. 1979 Anayasası Basklıları “İspanya'yı oluşturan millîyetlerden biri” olarak tanımlıyor. Basklılar millîyetten millet statüsüne geçiyor.

Muhalefet çok rahatsız. Çünkü başta Halk Partisi olmak üzere birçok çevre söz konusu yasanın anayasaya uygun olmadığının altını çiziyor. Ayrıca siyâsî partiler arasında Franko'nun ölümü sonrası oluşturulan ve önemli reformların “partiler arası uzlaşma” ile gerçekleşmesine dayanan "anayasal anlaşmanın” ihlâl edilmesi de tepki çekiyor. Bütün bu tartışmalar arasında Bask Bölgesi ile İspanya adına “özgür ortaklık” denilen bir modele doğru ilerliyorlar. Ortalama gelir düzeyi İspanya’da en yüksek olan Bask Bölgesi farklı bir geleceğe ilerliyor.

Bask Modelinin Ruhuna Fatiha …

Bask modeli 20. Asr’ın ikinci yarısında ayrılıkçı etnik kimliklerin, merkezî yönetimlerle özerklik statüsü çerçevesinde “barış içinde” yaşayabilmesinin temel şartı olarak görüldü. Yeni yasa ile Bask modeli tarihe karışıyor. Modelin tılsımı belki bir süre daha dünyada tartışılır, ama modelin çözüm getirmediği ve sadece bir “geçiş formülü” olduğu, yaşanan gelişmeler ile kesinlik kazandı.

Bask modeli ETA terörünü önleyemediği gibi, Bask modelinin sonunu getiren yine Basklılar oldu. ETA’nın siyâsî kanadı olarak görülen Batasuna Bask Millî Meclisi’ne onaylattığı “özgür ortaklık” talebini Madrid’de Başbakan Zapatero’ya dayattığında Bask hükûmeti Başbakanı Juan Jose Ibarretxe ve Bask Millî Meclisi Başkanı Juan Maria Atutaxa’nın çantasında “planın reddi hâlinde ETA’nın yeni bir şiddet dalgası başlatabileceği” ve “Bask halkının plana tam desteği” gibi ikna edici kozlar da vardı.

Yukarıdaki bölümlerde özeti verilen gelişim süreci sonunda İspanya bugün 17 otonom bölgeye sahip. Nüfusun %18’ini oluşturan Katalonlar %1,5’lik Basklılar ve %6’lık Galiçyalılar başı çekiyor. En son Kanarya Adaları da 1996’da millîyet olarak tanındı.

Burada da bir gariplik var. Çünkü Kanarya Adaları “coğrafî“ bir terim olmakla beraber, artık bir “millîyet“. Bu millîyet, dinî anlamda azınlık değil. Çünkü bütün İspanya gibi Katolik. Kanarya Adaları millîyeti köken farkına da dayanmıyor, çünkü bütün Kastiller gibi Hint-Avrupa ailesinden. Kanarya Adaları millîyetini yerleşim bakımından da ayıran bir özellik yok. Çünkü Basklıların ve Katalonların aksine İberyalılar.

Kanarya Adaları millîyeti diğer bütün azınlıkları ve muhtar bölgelerin aksine sadece İspanyolca konuştuğu gibi, geçmişte de başka hiçbir dil konuşmamış. Yani anadilleri İspanyolca olduğu gibi, tarihte unutulmuş veya seyrek kullanılmış “Kanarya Adaları dili“ bulunmuyor. Muhtemelen Kanarya Adaları bu kıymetli özellikleri ile Batı Trakya Türklerinden, Boşnaklardan, Ulahlardan, Çamlardan, Makedonlardan ve bilcümle diğer milletten daha fazla otonomi hak ediyor.

Bask Bölgesi’nde “Bask Modeli“ sayesinde, eğitim, sağlık, sosyal hizmetler, tarım, ziraat, balıkçılık, turizm, imar, kültür, telekomünikasyon, emniyet, adalet, sanayi, sosyal güvenlik ve kamu hizmetleri gibi sahalar Madrid’e değil Bask’a ait.

1979 yılında halk oylaması sonucu başlatılan muhtarîyet, sürekli olarak yargıç Joxerramon Bengoetxea gibi isimler tarafından yavaş işlemekle suçlandı. Yargıcın görev yaptığı ve Basklıların kendilerine koyduğu isim olan Euzkadi’de 2,1 milyon kişinin yaklaşık yarım milyonu Basklı. Tıpkı 500.000 nüfuslu “Bask kenti” Navarra’da Basklıların oranının %10 olması gibi.

Bask modelinin başarısı Baskça’nın yaygınlaştırılması olarak görülüyor. Ancak azınlık ve özerklik konularında çoğu zaman lisân alındığı için Bask bölgesinde olanlar akıllarda yeni sorular uyandırıyor.

Bask yönetimi ailelere eğitim konusunda üç seçenek sunuyor. Bunlardan birincisinde sadece İspanyolca kullanılıyor. İkincisinde ise derslerin yarısı Baskça öğretiliyor. Üçüncü modelde ise sadece Baskça var ve İspanyolca “yabancı dil” olarak veriliyor.

Bask bölgesinde 3-17 yaş aralığındaki Bask dilini kullanım oranı Bask modeli ile 35-44 yaş aralığının üzerine çıktı. Bugün Bask’daki dil kullanımı şu şekilde;

Halkın 3-17 yaş grubunun %27’si Baskça konuşuyor. Bu rakam 35-44 aralığında %21. 3-17 yaş grubunun %34’ü Baskça’yı bir parça anlıyor. Bu rakam 35-44 aralığında %12. 3-17 yaş grubunun %40’ı sadece İspanyolca anlıyor ve konuşuyor. Bu rakam 35-44 aralığında %68.

1917’de kurulan “Bask Kültürü Araştırma Derneği” (Eusko İkaskuntza) ve 1918’de hayata geçirilen “Bask Dili Akademisi” (Euskaltzaindia) bu şekilde meyve verirken, Bask Modeli de yavaş yavaş ölüyor…

Ama Bask Modelinin cenazesi kalkarken, asıl bundan sonra daha çok incelenmesi ve tartışılması gerekiyor.

İspanya’nın İdarî Yapısı…

Franko dönemi sona erince İspanya’da merkezîyetçilikten uzaklaşıldı ve federal yapı benimsendi. İspanya’daki mevcut yapı şu şekilde;

İspanya’da idarî sistemde en altta “municipios” var. En eski ve en büyük idari yapı olan municipiosların başında belediye başkanı diyebileceğimiz alcalde var. Alcalde her dört yılda bir seçiliyor.

Sistemde municipiosun üstünde “provincias”, yani iller var. İspanya’daki iller 19. Asır’da kesinleşti. İspanya o dönemde katı merkezî bir yapı idi ve otonom bölgeler henüz yoktu. İller Kraliçe 2. İzabella tarafından ülkeyi daha iyi yönetmek için belirlendi.

Sistemde provinciasın üzerine “comunidades” var. Comunidades, otonom bölgelere denk geliyor. Ülkedeki büyük etnik farklılıklar yüzünden 1978 anayasasına göre –ki hazırlanmasında AT’nin etkisi çok büyüktü- comunidades kuruldu. İspanyol anayasasına göre İspanya’da 17 comunidades var.

Her comunidadesin kendi parlamentosu ve senatoda temsilcisi var. Ayrıca İspanyol parlamentosu “Cortez Generales” çatısı altında yasalar için teklif ve veto hakkı var.

Cortez Generales iki meclisten oluşuyor. Bunlardan birincisi milletvekillerinin yer aldığı “Congreso de los Diputados” ve diğer ise senato olan “Senado”.

Congreso de los Diputados’un en az 300 ve en çok 400 üyesi var ve üyeleri dört yılda bir seçim ile belirleniyor. Senadonun 208 üyesi provincias tarafından doğrudan gönderiliyor ve 51 üyesi comunidadesten geliyor. Senatörler de dört yılda bir değişiyor. Senadonun teklif ve veto yetkisi var.

İspanya’da yürütme gücü hükûmete ait. Yargıda, Türkiye’deki anayasa mahkemesine denk gelen bir biçimde “Tribunal Constitucional” var. Ama “Tribunal Supremo” da en üst yargı organı kabûl ediliyor.

Comunidades de yer alan bakanlar ve parlamentolar merkezî yasama ve yürütme organlarına göre daha büyük tesire sahip.

Kim Bu Basklılar?…

Basklar çok uzun bir tarihî geçmişe sahipler. İspanya’nın Portekiz ile paylaştığı İber Yardımadası’nın kuzeyinde ve İspanya ile Fransa tarafından paylaşılan Biskay Körfezi bölgesinde yerleşikler.

Baskların etnik kökeni ve diğer etnisiteler ile akrabalıkları konusunda bazı tezler olsa da, somut bir veri bulunmuyor. İhtimâller arasında Baskların “Etrüsk” kökene sahip oldukları, yani Hun ve Avarlar ile akraba olduğu da var. Ayrıca Çeçen, Çerkez, Gürcü, Kuzey Kafkasya ve Kelt olduğu iddiaları da dile getiriliyor. Bir başka iddia ise İber’in yerli halkı oldukları, ama temeli en zayıf olan da bu görüş.

Basklar kullandıkları lisân için “Euskera” ismini kullanıyorlar. Euskera Hint-Avrupa ve Latin lisân aileleri arasında yer almıyor. İber Yarımadası’nda yerleşik diğer toplumlardan bu yönü ile kesin bir şekilde ayrılan Basklar, bu farklılıklarını millî temeli olarak görüyor ve bu özelliği büyük ölçüde millî-siyâsî kimliğinde öne çıkarıyor.

Basklar lisânları için kullandıkları “Euskera” gibi, bulundukları bölgeye de “Euskadi” diyorlar. Euskadi İspanya’nın Alava, Guipuzcoa, Vizcaya ve Navarra ve Fransa’da Pireneler’deki Labourd, Basse Navarre ve Soule bölgelerini kapsıyor.

Euskadi’nin İspanya’da yer alan bölümü bugün özerk statüde iken, aynı durum Fransa’daki bölgeler için geçerli değil. Baskların sayısı konusunda da farklı tahminler var. Bazı kaynaklara göre İspanya’da 2,3 milyon, Fransa’da 750.000 ve ABD’de 50.000 Basklı yaşıyor.

Bask Tarihi; “Bağımsızlığın Bir Adım Gerisinde”…

Bask tarihinin satırbaşlarına bakıldığında Roma hâkimiyeti, kavimler göçü ve devâmında Germen kavimleri ve Vizigotlarla savaşlar, sonra Emevî dönemi, Vizigot baskısının sona ermesi ile, 9. Asır’da kurulan ve 16. Asr’a kadar süren ve Kastilya’nın etkisi altındaki Navar Krallığı, Kastilya’nın işgâli ve 1515’de Kastilya ve Aragon krallıklarının birleşerek oluşturdukları İspanya ile Fransa arasında paylaşılması var.

Basklar o dönemden bu yana büyük ölçüde otonom bir statüye sahip oldular. Fransa ve İspanya monarşilerin oydaşması ile Bask Bölgesi için İspanya’da “Fueros” adında bir yerel yönetim modeli oluşturuldu. Böylece Roma’dan bu tarafa daima “bağımsızlığın bir adım gerisinde” olan Katalanlar, bu konumlarını bugüne kadar sürdürdüler.

Fueros sistemi ile İspanya’daki Basklılar toprak, hukuk, yasama ve yürütme alanlarında özerkliğe sahip oldu. Ayrıca gümrük, vergi ve askerlik konularında muafiyet aldı. Fransa’daki Basklılar da yerel bir Lord tarafından yönetildi.

Uzun bir geçmişe sahip olan Bask Bölgesi’nin “bağımsızlığın bir adım gerisinde” olma hâli uzun süredir yerel meclise sahip olmasından güç alıyor. “Bask Millî Meclisi” her zaman belirleyici konuma sahip oldu.

Bask Bölgesi’nin sosyal, insanî, siyâsî ve iktisadî gelişiminde İspanya’nın 16. Asır ile beraber deniz aşırı bölgelere yayılmasının büyük tesiri oldu. Denizcilik kültürüne ve ticaret geleneğine sahip olan Basklılar bu sayede güçlendi, zenginleşti ve önemli bir evrim yaşadı.

Basklılar kendi içinde de farklılaşırken, siyâsî tercihlerde de değişim oldu. Bu dönemde başlayan bölünmenin etkileri bugün hâlâ kendisini gösterirken, genel olarak; Bask usulü muhtarîyet olan Fuerosun devâmını savunanlar ile bağımsızlık yanlıları arasında gelişen bu rekâbetin tarafları, İspanya’da yaşanan iç politik mücâdelelerde ve iç savaşlarda da kendi görüşüne yakın olan İspanyolların yanında saf tuttu.

19. Asır’da güçlü Bask burjuvazisinin İspanya’dan ayrılma eğilimi büyük güç kazanırken, Bask halkı merkezî yönetim ile beraberliği savundu.

İspanya’da büyük çalkantılarla geçen, millîyetçilik dalgalarının yükseldiği ve Avrupa’da bütün değerlerin yeniden kodlandığı 19. Asır’da 1876’da iç karışıklıklar ve iç savaşın sonunda Bask Bölgesi özerkliğini kaybetti.

Böylece Basklılar tarih boyunca devâm eden “bağımsızlığın bir adım gerisinde” konularından –bir süre için- “bağımsızlığın iki adım gerisine” düştüler. Basklılar 1876’dan itibaren bir süre bağımsızlık yerine, Fueros sisteminin yeniden ihdası için mücâdele vermek zorunda kaldılar.

Kolonyal dönemde kendi burjuvazini kuran ve zenginleşen Basklılar daha sonra Fransız İhtilâli ile millîleşirken, Sanayî Devrimi ile yeniden yükselişe geçtiler. Sanayîleşmenin sonucunda ortaya çıkan işçiler ve 1911’de ELA-STV adını alan ELA-SOV sendikası gibi işçi hareketleri Basklı taleplerin de zemini oldu.

Aynı dönemde millî kültürü kurma çalışmaları başladı. Sabino de Arana’nın çabaları sonucu Millîyetçi Bask Partisi - EAJ-PNV (Partido Nacionalista Vasco) 1895’te kuruldu.

Basklılar o dönemden bu yana millî dil ve millî kültür zemininde bütün Bask Bölgesi’nin birleşmesini talep ediyorlar. Hedef olarak bağımsızlık veya ileri derecede özerklik, yani “bağımsızlığın yarım adım gerisinde” bir konum isteniyor.

Genel olarak barış yanlısı ve şiddete karşı olan Basklılar, hedefleri için demokratik yöntemleri benimsediler. İspanya’nın 1898’de ABD’ye yenilmesinin devâmında daha da güçlenen Bask millîyetçiliği, bir çok unsurdan yararlandı. Basklılar hem millîyetçi hem de sosyalist hareketlerle güçlendiler.

1931’de patlak veren İspanya İç Savaşı öncesinde yaşanan Rivera diktatoryasında yer altına çekilen, ama hem etkisini koruyan hem de yumuşak bir üslup takip eden EAJ-PNV sertlik yanlısı rakiplerine rağmen varlığını korudu.

İç savaş sonrasında cumhuriyetinden yeniden ihdası ile canlanan Bask millîyetçiliği, yeniden muhtarîyet için yoğun çaba harcadı. 1932’de bu konuda yapılan bir halk oylamasında halkın %82’si muhtarîyetten yana oy kullandı. O dönemde krizlerle boğuşan İspanyol parlamentosu bu konuda bir yasa çıkardı, ama 1936’da başlayan yeni iç savaş muhtarîyetin hayata geçmesini engelledi.

Basklılar bu iç savaşta da saflarını seçtiler. Bir bölümü merkezî yönetim ile ilişkilerin aynen muhafazası için Franko’ya, EAJ-PNV’nin de yer aldığı bir bölüm ise yeniden muhtarîyet için cumhuriyetçilerin yanında yer aldı.

İç savaş sırasında Almanya’dan destek gören Franko, Basklılara çok ağır darbeler indirdi. Yoğun bombardıman ve orantısız güç dengesi nedeniyle Basklılar ağır kayıpların ardından Haziran 1937’de teslim oldu. İç savaş 1939’da sona erdiğinde Franko kazanmıştı. EAJ-PNV Paris’e kaçtı ve sürgünde Basklıların özerk hükûmetini kurdu.

Bu gelişmeler ile birlikte hem İspanyollar hem de Basklılar için zor bir dönem başladı. İç savaşlar ve diktalar arasında savrulan İber Yarımadası, General Fransisko Franko’nun döneminde Falanjistlerin ağır baskılara marûz kaldı.

Bu dönemde 22.000’den fazla kayıp verdi. Falanjistlerin Bask Bölgesi’nin muhtarîyetini şiddetle ret etmesi ve bunun için şiddet de kullanması sonucu, Basklılar ard arda gelen kültürel yasaklar ve Bask dilinin konuşulmasının da yasaklanması sonucu daha sert bir çizgiye kaydılar.

Madrid, ülkenin en gelişmiş ve en zengin kesimi olan Bask Bölgesi’nin kaybının getireceği ağır sonuçlar ve Basklıların izlediği sürecin daha sonra diğer bütün bölgelere misal teşkil etmesinden çekiniyordu. Bu arada sürgündeki EAJ-PNV yine sürgündeki cumhuriyetçiler ile beraber hareket etti.

EAJ-PNV yanlısı Basklılar , İkinci Dünya Savaşı sırasında, savaşın faşizmin ve hâliyle Franko’nun sonunu getirmesi umuduyla müttefiklerin yanında Franko’nun en büyük destekçisi olan Almanya’ya karşı savaştı. Ama Franko’nun savaş sonrası şartlarda uluslararası yeni düzen ile uzlaşması sonucu hayal kırıklığına uğradılar.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden itibaren Basklıların mücâdele merkezi Paris oldu. Sürgündeki Basklılar bu sayede Fransa’da Franko’ya karşı muazzam bir avantaj kazandırırken, aynı zamanda da Bask kültüründen muhtarîyete kadar birçok çalışmalar yürüttüler. Bu dönemde Basklılar Franko karşıtı İspanyol kesimler ile daima iyi ilişkiler içinde oldular.

Her ne kadar EAJ-PNV sorunun çözümünün demokratikleşme ile sağlanacağını düşünse de kendi içinde bölündü. 1952’de partiden ayrılanlar “başlangıç” anlamına gelen “Ekin” adında bir hareket oluşturdular ve EAJ-PNV’nin İspanyol solu ile yakınlığına muhalefet ettiler.

Ekin de 1959’da bölündü ve ilerleyen yıllarda adını sıkça duyuracak olan yeni oluşum “ETA” (Euskadi Ta Askatasuna)silâhlı mücâdeleye başladı. ETA bugüne kadar 850’nin üzerinde insan öldürdü.

Franko’nun 1975’te ölümünden sonra İspanya’da dengeler bir defa daha değişti. Yeni anayasanın 1978’deki kabûlü ile Basklılar yeniden “bağımsızlığın bir adım gerisinde” olan konumlarına döndüler.

Okur-yazarlık ve üniversite mezunîyeti oranının çok yüksek olduğu zengin Bask Bölgesi, muhtarîyetini geri kazanmasından sonra İspanya’nın Avrupa Topluluğu ile katılım müzakereleri döneminde sürekli gündemde oldu.

Bilhassa Fransa’nın müzakereleri zaman zaman kesilme noktasına sürükleyen baskıcı tutumu önemli bir etkendi. Hâlen sadece İspanyolca’nın resmî dil olduğu İspanya’da, ETA terörü Bask Bölgesi’nin üzerinde herhangi bir baskı olmamasına rağmen sürüyor.

Diğer taraftan Basklılar teröre destek vermezken, artık gelenekselleşen “merkezî yönetime bağlı geniş muhtarîyet” ve “bağımsızlık” ekollerini sürdürüyorlar. 1500’lü yıllarda başlayan ve gelişen Fueros sistemi zengin ve eğitimli çoğu Basklı için geçerli bir tercih.

Basklılar “bağımsızlığın bir adım gerisinde” hayatından memnun. Hâlihazırda AB topraklarında olan Bask Bölgesi’nin “bağımsızlığın bir adım gerisinden bağımsızlığın yarım adım gerisine” geçişi, İspanya’da ve AB’deki mevcut iktisadî ve siyâsî sistem açısından da bir sorun teşkil etmiyor. Çünkü mevcut şartlar Bask Bölgesi’nin bağımsızlığı “teknik” ve “şeklî” bir uygulamadan öteye gitmez.

Bask ve Ötesi…

Bu noktada cevâp bulunması gereken bir soru var;

Basklılar bu kadar zengin, eğitimli, AB’den memnun ve baskıdan uzak yaşamalarına rağmen, onları Madrid ile “özgür ortaklık” ilişkisi kurmaya yönelten ve bir bakıma “bağımsızlığın yarım adım gerisine” ilerlemeye iten motiv ne olabilir?

Bir bakıma İtalya’da zengin kuzeyin fakir güneyden rahatsız olmasına da benzetilebilecek durum söz konusu. Bask hiçbir zaman homojen bir yapıya sahip olmadı. Hiçbir zaman sadece Basklıların yaşadığı ve sadece Bask lisânının konuşulduğu bir bölge de olmadı. Demokrasiye 1977’de geçen İspanya, yaşadığı uzun ve yoğun iç savaşlar ve diktatörlükler yüzünden, zâten varlığını –Franko dönemi dışında- her zaman kabûl ettiği farklı kimlikleri rahat ettirmek için gereken bütün önlemleri aldı.

İspanya’nın AT’ye girişi ve AB’de hâlen devâm eden uluslarüstü sistem de Basklıları millîyetçi hedeflerinden vazgeçirmedi. Orta Çağda Kuzey Doğu İspanya’da kavimler hâlinde Kastilya krallarına karşı savaşan Basklılar, Katalanların aksine modern değerleri benimsemediler ve orta sınıf çıkaramadılar.

Yetişen az sayıdaki Basklı edebiyatçılardan Miguel Unamuno ve Pio Baroja İspanyolca yazmayı tercih ettiler ve Basklıların millîyetçiliğini “akla aykırı ırkçılık” olarak tarif ettiler. Katı Katolik inancına sarılan Baskçı hareketler, her zaman görece daha az gelişmiş bölgelerden olan göçü “Bask kültürüne ve lisânına saldırı” olarak gördüler.

Katalonlar…

Şâyet Bask hareketini bir başka kavram ile kıyaslamak gerekirse, bunun için en uygun örnek Katalanlar olabilir. Katalanlar 15. Asır’da Kastilya Krallığı’na iltihak ettiler. Katalonya daha sonra 1714’te yaşanan bir savaşla bütün bağımsızlığını yitirdi. 19. Asır’da İtalyan ve Alman düşünürler ile liberal romantiklerin millîyetçi fikirlerinden etkilendiler.

İspanya’da yaşanan zaaflar ve artan gerginlikler ve ülkenin hâlâ tarım toplumu olması gelişimi engelledi. Bugün Katalonya ve Kastilya’nın birbirini sevmemesinin nedenleri o döneme dayanıyor. Katalonya, 1932’de geniş bir muhtarîyet elde etti. Ama savaşlar ve krizler ile devâmında Franko ,muhtarîyetin hayata geçmesine imkân vermedi.

Franko döneminde Katalanlar da Basklılar gibi dil ve kültür konusunda sert baskılara marûz kaldılar. Franko’nun ölümünden sonra Katalonya’da iç huzursuzluk başladı.

Çatışmaların önünün alınamaması sonucu Franko’nun halefi Kral Juan Carlos arabulucu oldu ve 13.02.1976’da “ilk resmî seyahatini” Katalonya’ya yaptı. Bu aynı zamanda Katalonların ilk defa Madrid’den bu kadar üst düzey bir misafir görmesiydi.Halka Katalon dilinde hitap eden kral büyük sempati gördü.

Bu seyahat sırasında Kral Carlos, 14 yıl sürgünde Katalon parlamentosu başkanlığı yapmış olan Josep Tarradellas ve İspanya Başbakanı Adolfo Suares ile beraber masaya oturdu. Toplantının sonunda Katalonya arzu ettiği geniş muhtarîyet sözüne kavuştu.

1978 senesinde yeni anayasa yapıldığında, talep sahipleri muhtarîyet hakkına kavuşuyordu, ama bu çözüm “nihaî” değildi, sadece sorunlar ertelenmişti.

Nitekim anayasa için yapılan halk oylamasına katılım sadece beklentinin üçte ikisi seviyesinde gerçekleşti. Oy kullanmayanların önemli bir bölümü Basklı ve Katalondu. Çünkü beklentilerinin karşılanmadığı kanısındaydılar.

Anayasa otonom bölgeler için iki ayrı statü öngörüyordu. Bunlardan birincisi Madde 148’de belirtilen “sınırlı muhtarîyet” (autonomías limitadas), ikincisi ise Madde 151’de sözü edilen “tam muhtarîyet” (autonomías plenas) idi.

Basklılar ve Katalonlar bu düzenlemenin kötü amaç taşıdığını ve merkezî otorite ile otonom bölgelerinin günlük ilişkilerinin muğlak bırakılmasının da aynı niyete dayandığını düşünüyordu.

1992’de yeni bir düzenleme ile autonomías limitadas statüsünde olanların hakları biraz daha geliştirildi. Bunun üzerine Bask ve Katalonya daha fazla hak mücâdelesine başladılar.

Bir önceki başbakan Jose Maria Aznar ilk yıllarında Basklı EJA-PNV ve Katalon CiU partilerinin desteğine ihtiyaç duyuyordu. Aznar büyük zorluklarla karşı karşıya kaldı. Raymond Carr bu durumun yarattığı baskıyı, “İspanya’da bölgesel problemler siyâsî hayatı Avrupa’nın her yerindekinden daha zor hâle getiriyor” diye yorumluyordu.

Jose Ortega y Gassets ise durum tespiti için Basklılar hakkında “Avrupa’nın en anormal halkı” diye yazıyordu.

Bugün kendisini Katalonya Millî Takımı olarak kabûl eden 1. FC Barcelona “millî forma” taşıdığı gerekçesi ile forma reklamı almıyor. Ancak maalesef her şey bu derecede sevimli değil. Bask’tan sonraki en zengin bölge olan Katalonya, her zaman Bask’a göre daha sınırlı talepler dile getirmiş olsa da, Bask’ın açtığı yoldan ilerlemekte herhangi bir mahsur görmeyecektir.

Rafael Sevilla, Marc Domingo Gygax ve Jordi JaneLlige, Katalonya’nın 25 üyeli AB’de farklı bir konumu olduğu kanısında. Kendisini ayrı bir millet kabûl eden Katalonların iktisadî kalkınmışlık seviyesi ve bağımsızlığa ilgisi, fevkalade barışçı bir zemine dayanıyor.

Katalon sosyolog Salvador Giner, Katalonya’nın kimlik, modernizm ve millîyetçilik arasında gelişen dengenin bunu sağladığı kanısında.

İngiliz antropolog ve sosyolog Josep Ramon Llobera Katalonya’nın bir il veya bölge olarak nitelendirilemeyeceği ve Katalonların ayrı bir ulus olduğu görüşünde. Ancak Katalonlar “tarihî süreçte” siyâsî beklentilerine hakim olmayı öğrendiler. Ne İspanya’nın ne de Fransa’nın kimseye toprak tavizi vermeyeceğini gören Katalonlar “mevcut şartlardan en iyi sonucu çıkarmaya” yöneldiler.

İspanya’nın AT’ye katılımı ile Katalonlar bağımsızlığa ihtiyaç duymalarına neden olan bütün beklentilerinin yerine geldiğini gördüler. Artık Katalonlar açısından mevcut durumdan geriye düşme ihtimâli bulunmuyor. Katalonlar bugün kültürel ve siyâsî haklara sahipler. Gelinen nokta itibariyle Madrid millet tarifini “İspanya milleti” şekilde ortaya koyarken, Katalonlar açısından İspanya “kültürel gerçeklik” konumunda.

Her ne kadar Madrid’de birçok insan, ulus-ötesi sistem olan ve millîyetçiliğe sempati ile bakmadığını her fırsatta gösteren AB’nin; neden Katalonların millî kimliğini bu derecede desteklediğini, ama yine de ulus-ötesi sistem vaaz etmekten vazgeçmediğini anlayamasa da, süreç aynı hızla sürüyor.

Jürgen Habermas gibi isimlere göre İspanya’nın Katalonları ayrı bir millet olarak tanıması bir gerekliliğin ötesinde acil bir ihtiyaç. Ancak Katalonların “millet” olarak tanınması, “tanınsa ne olacak” diye hafife alınabilecek bir konu değil.

Çünkü Katalonların Avrupa kurumlarına temsilci vermesi gündeme gelecek. Bu durum yine Jürgen Habermas tarafından da teyit ediliyor. Nüfusu 6 milyon dolayındaki Katalonya’nın –Bask da öyle- iktisadî gücü nedeniyle AB’nin iktisadî perspektiflerinde belirleyici olma şansı bulunuyor.

Katalonların Durumu…

Katalonya’da dokuz milyon insan yaşıyor. Valencia ve Balerya bölgesinde Katalon çoğunluk var. Katalonlar farklı lisân nedeniyle muhtarîyet aldı.

Barcelona, Girona, Lleida ve Tarragona otonomi bölgesinde. Katalonya’nın resmî dili Katalonca. Aynı zamanda bizim İspanyolca diye bildiğimiz Kastil dili diğer resmî dil. Aragon dili de koruma altında. Söz konusu dillerin kullanımı konusunda hiçbir kısıtlama yok. Katalonya’nın kendi hükûmeti var. Bunun yanı sıra Katalonlar kültür, kamu hizmeti, imar, turizm, sağlık, çevre, kadın hakları, spor, emniyet, eğitim, meslek eğitimi, gençlik, sosyal hizmetler ve benzer bazı sahalarda kendi kendini yönetiyor.

Katalonya’da “İspanyolca“ dil veya kültürel bir terim olarak değil, “siyâsî bir konu“ olarak görülüyor. Katalonya’da lisân denildiğinde Kastil dili, Katalon dili, Galiç dili ve Bask dili akla geliyor.

Katalonya da, Bask gibi etnik açıdan homojen bir bölge değil. Yatay nüfus hareketleri, iç savaşlar, krizler ve bölgesel arası gelişmişlik farklılıkları bölgenin heterojenliğinin temel nedenleri.

Bugün bölgeye “göçle gelmiş” olan ve “göçmen” kabûl edilen, “Kastil kökenliler” bölgenin fakir yerleşimlerinde Endülüs, Estremadura ve Murcia’da yaşıyor. Bunun temel nedeni bölge iyi eğitim ve iyi iş için “Katalonca bilmenin şart olması. Büyük ihtimâlle aday ülkeler, “pozitif ayrımcılık” ve “ana dil” konularında İspanya –pardon, Kastil- örneğini aklından çıkarmamalı.

Bask ve Katalonya; Ortak Noktalar…

Hem Basklıların hem de Katalonların bazı ortak yönelimlerine dikkat çekmek gerekiyor;

Hem Bask hem de Katalonya’nın tarihine ve hedeflerine ulaşmak için benimsedikleri yönteme bakınca altının çizilmesi gereken ilk önemli noktanın, her iki bölgenin de İspanya’nın iç savaşlarında kendi adlarına değil, İspanya’nın geleceği için tercihi olan tarafların yanında yer aldıkları görülüyor.

Her ne kadar kendilerine daha çok hak vaat eden Cumhuriyetçileri de destelemiş olsalar, yine de tutumlarının İspanya’nın geleceğini esas alan bir yaklaşım olduğu göze çarpıyor.

Basklılar da Katalonlar da İspanya’nın tarihi boyunca her zaman diğer etnik kimliklerden, bilhassa Kastillerden kesin bir biçimde farklı olduklarından ve her şeyden önce varlıkları daima –Roma’dan bu yana- olduğu ve kabûl gördüğü için, Soğuk Savaş döneminde - Franko süreci dışında- her zaman bunu ortaya koydular.

Her iki topluluk millî kimliklerini sahip oldukları lisân üzerine bina ettiler. Bütün Basklıların aynı lisânı konuşması ve bütün Katalonların aynı lisâna sahip olması konumlarını güçlendirdi.

Bask’ın da Katalonya’nın da mevcut konumunda iktisadî gücün büyük önemi var. Her iki bölgenin de Avrupa’nın en gelişmiş bölgeleri arasında yer aldığı görülüyor.

Basklılar ve Katalonlar –Katalonlar daha fazla da olsa- folklorun yanı sıra önemli bir mimarîyeye sahip.

Bunun yanı sıra söz konusu kesimlerin tarihi boyunca barış ve uyum yanlısı olduğu, hatta bağımsızlık ve İspanya’dan ayrılma yanlılarının dahi, bunu bütün ulusal ve bölgesel dengeler ile uyumlu hareket ettiği görülüyor.

Şâyet Bask ve Katalonya bir gün İspanya’dan ayrılacak olursa, bu Çekler ve Slovaklar gibi olabilir. Ne Bask ne de Katalon kültüründe ve yazı hayatında “ezilen, sömürülen, istismar edilen ve katledilen halk” yaklaşımı yok. Onun yerine “güçlü, gururlu, çalışkan ve zengin” vurguları var.

Öte yandan “futbol” hem İspanya’nın hem de her iki bölgenin siyâsî tarihinde çok özel bir konumda. Bayrağına “sangre y oro", yani “kan ve altın” diyen, ayrıca bayrağında sisteme hakim olan Kastilya ve Aragon’un renklerini temsil edilen İspanya’da tarih çok sert süreçlerle gelişti. O nedenle İspanya’da futbol İtalya, İngiltere, Romanya ve Yugoslavya gibi görünürde sportif, gerçekte ise siyâsî ve ideolojik zeminde gelişti.

Örneğin Franko’nun desteklediği Real Madrid elindeki en önemli enstrümanlardan birisi olurken, ona direnen sosyalistler ve Cumhuriyetçiler Athletico Madrid’i kurdular.

İki Madrid takımının her maçı bir hesaplaşmaydı ve serbest bırakılan siyâsî mahkûmlar derhâl bu maçlara koşuyorlardı. Muhaliflerin “biz elimizden geleni yaptık, sıra Atletico Madrid’de sözü” sloganlaşmıştı.

Bu arada Katalonlar da “millî takım” Barcelona’nın çevresinde kenetlendiler. Katalonlar açısından da Barcelona-Real Madrid derbisi büyük politik önem taşıyor. Barcelona’nın marşı ve tezahüratları millî marş yerine geçiyor.

Barcelona’nın ünlü Bernabeu stadında İspanya’nın millî marşının okunmasının ardından yapılan tezahürat bir bakıma “meydan okuma” bir bakıma da “tamamlama” işlevi görüyor.

Tıpkı Hollanda’da Ajax ile Feyenord rekabetinin millîyetçiler ile Yahudilerin ve İskoçya’daki Celtic ile Glasgow Rangers maçlarının Protestan-Katolik kavgası olması gibi.

Barcelona formasına –millî forma olduğu gerekçesi ile- reklam almazken, Basklıların Atletic Bilbao takımı da, aynı şekilde hem formaya reklam almıyor hem de “yabancı” oyuncu oynatmıyor.

Sadece Fransız Bixente Lizarazu Atletic Bilbao’da yabancı oyuncu olarak oynadı ve kulübün tarihine geçti. Ancak Lizarazu’nun alınmasının nedeni de Bask’ın Fransa’daki tarafında doğmuş olmasıydı.

Bu arada Basklıların takımı Athletic Bilbao Athletico Madrid ile aynı kökten ve gelenekten geliyor. Hatta formaları ve armaları çok uzun bir süre aynıydı. Athletic Bilbao, Bask ülkesinde neredeyse kutsal kabul ediliyor. Tıpkı Katalonların Bernabeu Stadı gibi, Basklıların San Mames Stadı da bir “kale” konumunda.

Çünkü Avrupa’nın birçok yerinde olduğu gibi İspanya’da da örgütlü toplumunun temelleri arasında futbol yer aldı. Futbol “silâhsız savaş” olarak gelişti. Kurtuluş Savaşı öncesinde İstanbul’daki dostluk maçlarını anımsatan bu süreç, bizde değil ama Avrupa’da futbol ile yaşıt.

Bu tarz bir süreç Türkiye’de yaşanmadığı için, Türkiye’deki futbolun popülerliği, taraftar desteği ve rekâbetlerinin Avrupa’dan bakıldığında anlaşılabilmesi mümkün değil. Kaldı ki futbol örneğinde de görüldüğü gibi, Avrupa’nın bizi anlamamasına değil, eğer bir gün anlarlarsa ona şaşırmak lâzım.

Avrupa’nın Geleceği ve “Bölgeselleşme ”

Avrupa Birliği’nin bütünleşme ve fikren derinleşme sürecinde iki kavram beraberce ön plana çıkıyor. Bunlardan birincisi “azınlık”, diğeri “bölgesellik”. Aslında her ikisi de Avrupa’nın kan ve gözyaşı dolu, barut kokan tarihinde olmayanı oldurmak için gerekli.

Avrupa her zaman güçlünün zayıfı ezdiği, çok olanın az olana yaşama hakkı vermediği ve gücün bir merkezde toplandığı her dönemde tarihin utanç sayfalarını yazan bir kıta oldu. Bunu Avrupalı tarihçiler de teyit ediyorlar.

O nedenle Avrupa’nın geleceği çoğunlukların inisiyatifine bırakılmamalıydı ve her konuda, her zeminde ve her boyutta çoğunluktan olmayanlar çoğunluğun tasallutundan korunmalıydı.

Bunun için sadece hukukî, idarî ve siyâsî şartların sağlanması yetmezdi. Aynı zamanda iktisadî gerekleri de yerine getirmek icap ederdi. O nedenle AB en az tartışılan ve en az telâffuz edilen “bölgeler politikasını” geliştirdi.

Sınırların öneminin azalması, geleceğin paylaşılmasının, aynı paranın, aynı kuralların kullanılmasının gereği olduğu gibi, bütün Avrupa’nın her bir bölgesi de kendi kendine yeterliliğini artırmalıydı.

Bu amaçla Avrupa üye ülkelerde, komşu ülkelerde ve geleceğin üyelerindeki bölgelere yönelik kalkındırma politikaların uyguluyor. Uygulamaya da devâm edecek.

Kuşkusuz paylaşılan ortak gelecek ve bütünleşen Avrupa ideali ile onun uhdesinde yer alan değerler de ortak payda olacak. Hangi ülkede ne derece gerçekleştirilebilir olduğu ve hangi ülkelere fayda getirebileceği ise, ayrı bir konu başlığı olabilir.

İspanyol yazar Fabia De Franceschi’nin yazdığı gibi Katalonya kendi mâlî bağımsızlığını tesis etmeyi hedefliyor, Tıpkı Bask gibi. Çünkü İspanya’daki mevcut finans sistemi, reform ihtiyacına sahip. Basklılar ve Katalonlar eşit şartlara sahip değiller. Katalonlar Baskıların sahip olduğu vergi avantajlarına sahip olmak istiyorlar.

Ayrıca ayrı bir ulus olarak kabûl edilme gayretindeler. Bunun mâlî sistemin değiştirilmesi için de büyük önemi var. İspanya’daki mevcut sistemde iki uygulama var. Bunlardan birincisi Bask’ta ve Navarra’da tatbik ediliyor. Diğeri ise İspanya’nın geriye kalanında ve Katalonya’da.

Bunun amacı bölgesel farklılıkları en aza indirmek ve Bask’ın lehine işliyor –ki Bask zaten çok güçlü- ve Katalonya’yı rahatsız ediyor. Katalonya şartlarının Bask’ın şartları ile eşitlenmesini istiyor.

AB’de benzer bir durum İtalya ve İngiltere’de de yaşanıyor. Misâl olarak İtalya’da zengin kuzeyde yer alan Lombardiya gösterilebilir. Lombardiya’nın siyâsî teşekkülü “Lega Nord”, daha az zengin güneyi beslemek istemiyor ve bunun için Roma’ya kafa tutuyor. Bu konuda gücünü Avrupa İstikrar Paktı’nın ilkelerinden alan Lega Nord, Roma’dan “imtiyaz” talep ediyor.

İngiltere de merkezîyetçi gelenekten gelmesine rağmen, Büyük Britanya çatısı altında yer alan İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda daha fazla yetki istiyor.

İspanya “hem millîyetçiliği ret eden hem de üye ülkelerin millîyetçi politikalarını destekleyen, bu arada da üye, aday ve komşu ülkelerdeki azınlıkların millîyetçi akımlarını kucaklayan AB’nin, ulus-ötesi sistemi ve Avrupa bütünleşmesini överken neden ulusal ayrışmayı ve ulusallaşmayı gözettiğini” anlayamayabilir. Çünkü bu derece büyük bir tutarsızlık sadece kötü niyet ile izah edilebilir.

Çok az insanın üst kimlik olarak Avrupalılığı benimsediği Avrupa’da, diğer bütün kimliklerin ayrıştırılması süreci, Avrupa’nın geleceğinin de olmaması sonucunu doğurabilir.

Çünkü İspanya, AB için Kastiler Katalonlar ve Basklılar gibi bir şekilde biçimlenirken Avrupa kimliğinin ortak paydası öne çıkıyor. Ancak ortak payda olarak düşünülen ve henüz kreasyonu tamamlanmayan Avrupa vatandaşlığı, yarın Avrupa’yı kapsayan veya etkileyen bir kriz ile rafa kalkarsa, o zaman geriye dönülmesi çok zor ve meşakkatli bir süreç kalacak. O süreçte ise –örneğin- İspanya değil, Kastilya, Aragon, Navarro, Katalonya ve Bask yer alacak.

Alix Chambris de fevkâlade kaygılı. Belçika’da Yeni Flaman İttifakı’nın bağımsızlık talepleri, 1989’da kendi parlamentolarını kurarak “bağımsızlığın bir adım gerisinde” mevzilenmesinin ardından, AB’nin bölgeler politikasını ve bölgeselleşme tercihini doğru kullanarak hareketlendi. Yeni Flaman İttifakı bu konuda AB’nin genelini ilgilendiren ve diğer benzer bölgeleri de kapsayan bir ittifak arayışında.

Şâyet hesap tutarsa, Flamanlar diğer bölgeler ve o bölgelerin ulusları ile AB içinde daha etkili olurken, AB içinde “üye devletler” ve “üye devletlerdeki diğer uluslar” şeklinde yeni bir denge noktası oluşabilir.

Ama AB şimdilik bunları umursamıyor. AB şimdilik “Avrupa’nın bütünleşme sürecinde bölgelerin iktisadî entegrasyon için en büyük katkısının kültürel çoğulculuğu olduğunu” söylüyor. Bunu da “kültürel çoğulculuğun Avrupa kurumlarında ulusların birbiri ile gerilimlerini dengeleyecek unsur olduğu” şeklinde izah ediyor.

Bu nazik ve latif tarifin Türkçe meâli bir örnekle verilecek olursa, şu şekilde verilebilir;

“Eğer İspanya bir gün AB Komisyonuna veya başka bir kurumuna bir hususta itiraz ederse, AB de Katalonları veya Baskları destekleyip Madrid’i köşeye sıkıştırabilir”.

Büyük ölçüde Britanya’nın “böl ve yönet” politikasını hatırlatan bu yaklaşım, şâyet eski üyelere karşı bile kullanılıyorsa, gelecekte üye olacak devletlerin Allah yardımcısı olsun.

Tiziana Sforza’nın da aktardığı gibi AB’nin üzerine sahne ışığı tuttuğu bölgelerde millîyetçilik güçlense de, AB ülkelerinin çoğunun sahip olduğu gayrî merkezîyetçi zihniyet ve yüksek refah bunu büyük ölçüde tolore edebilir.

Ancak bölgelerin kendisini ait oldukları devletten ziyâde, AB’ye bağlı ve muhatap görmeleri başka komplikasyonlara da yok açabilir. Örneğin Ulusal İskoçya Partisi “eğer İskoçya bu kadar zenginse Londra’ya mâl’î katkımızı bitirelim” diyor.

AB’nin bölgeler politikasında Katalonya gibi bölgelerin dışında, üye devletlerin birkaçının bir araya gelerek kurduğu bölgeler de var. Örneğin Almanya ve Polonya arasında sadece 90’larda dört “Avrupa bölgesi” kuruldu. Bunlar tarih, kültür, iktisadî kalkınma ve altyapı konularındaydı. “Sınır aşan işbirliği” olarak nitelenen bu yapılar, AB’nin azınlık ve bölge meseleleri ile meşgûl kurumları ile de irtibat hâlinde.

Bölgeselleşerek Avrupalılaşma…

AB açısından bölgeselleşme Avrupalılaşmanın şartı durumunda. Eski kimliklerin yenileri tarafından ikame edilmesi ve bunun yeni kimlerin kreate edilmesi AB’nin çok önem verdiği bir mesele. Galler İşleri Enstitüsü’nden John Osmond, Avrupa’nın bütünleşmesinde ve AB’nin küresel güç olmasında “bölgesel kültür süreçlerinin” gereken zemini oluşturduğunu söylüyor.

O nedenle Avrupa’nın siyâsî mimarîsinde azınlık hakları, çok kültürlülük ve bölgesel imtiyazlar ve bunların politizasyonu gibi konular ve bunlar için kurulan Eblul gibi kurum ve ajanslar öne çıkıyor. Elbette sistemin “algıda seçicilik” nedeniyle, belirli lisânlara, etnisitelere, topluluklara ve bölgelere yoğunlaştığı inkâr edilemez bir gerçek.

Avrupa’nın azınlıkları konusunda getirdiği standartlara Belçika, Danimarka, Finlandiya, İspanya ve Macaristan uyuyor. Bu tespit Güney Tirol Halk Araştırmaları Enstitüsü’ne ait. Bu noktada AB’nin beş değil, yirmi beş üyesi olduğunun altını çizmek lâzım. Yine altını çizmek lâzım; Belçika ve İspanya bazı bölgelerini kaybedebilir.

450 milyonluk AB’de 46 milyon kişi resmî dil dışında bir lisân kullanıyor. Bu kesimin büyük bölümü bu farklılıklarından dolayı özel bir konuma ve hukukî çerçeveye sahip.

Örneğin bir Avrupa ülkesinde yer alan ve sınırın diğer kesiminde yaygın olan lisânı kullanan küçük bir cemaatin bundan dolayı bazı ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bazı ek haklar alması eşyanın tabiatına uygun.

Örneğin Almanya’da ve Danimarka’da –sınırın iki yakasında yer alan- azınlık topluluklarının kendi dilinde eğitim yapması, ana dilde yayın hakkını kullanması bazı idarî ve siyâsî haklarının olması herkesin iyiliği için.

Ama büyüklüğü milyonlarla ve iktisadî gücü milyar avrolarla ölçülen bölgelerin bütünden siyâseten ve iktisaden ayrıştırılması ne eşyaya ne de tabiata uygun.

Mukayeseler…

İspanya’daki durum ile benzerlik taşıyan bir ülke olan İtalya’da 57 milyonluk nüfusta İtalyanca’nın dışında 13 azınlık dili var. Bu 13 dili konuşan insan sayısı 2,5 milyon seviyesinde. İtalya Slovenlere, Almanca konuşan Güney Tirol’e, Sardinya’ya, Friullara ve Fransiskanlara geniş otonomi verdi.

İtalya’daki Bozen kenti bütün Avrupa’nın azınlık haklarının koruması ve geliştirilmesinin laboratuarı konumunda. Bozen’de bölgeselcilik, otonomi, alt grupların korunması, gayrî merkezîyetçilik ve kontenjan uygulamaları var.

En büyük sorunlardan olan Güney Tirol meselesi Paris’te Avusturya ve İtalya arasında 05.06.1946’da imzalanan anlaşma ile nihâyetlendirildi. Güney Tirol 26.02.1948’de otonom oldu ve 10.11.1971’de daha geniş haklara kavuştu. 118 sayılı yasa ile 11.03.1972 tarihinden bu yana kendisini yönetiyor. Ancak Viyana ve Roma “sorunu çözerken“, Güney Tirollulardan çok, kendi ulusal çıkarlarını esas aldılar. Bu konuda tartışmalar sessizce devâm ediyor.

Belçika’da kuruluşundan bu yana devâm eden sorun bitmiyor. Fransızca konuşanlar ve Flamanlar uzun süre mücâdele ettikten sonra, Flamanlar üzerilerindeki baskıdan kurtuldular ve dilleri ile kültürlerinin tanınmasını sağladılar. Belçika 1993’te federal sisteme geçti. Çünkü ülkenin %60’ı Flaman, %36 Valon olması ve 67,000 Alman olması bunu gerektiriyordu. Belçika anayasasına göre ülke üç bölüm; Valon Bölgesi, Flaman Bölgesi ve Brüksel Bölgesi. Brüksel Bölgesi’nde de 19 cemaat var.

Büyük Britanya’da 5 milyon İskoç ve 2,8 milyon Galli var. Kendi parlamentoları ve bazı konularda kendi kendini yönetme hakları bulunuyor.Her iki toplum dayanışma içinde. Galler lisânlarının sadece eğitim, ulaşım ve medyada kullanılmasını istemiyor. Hem Gal hem de İskoç kimliği daha fazla tanınma talep ediyor.

Birliğin Üçüncü Boyutu…

AB’nin prensipleri arasında, ulus-devletlerin bölgeselleştirilmesi ve alt kimliklerin desteklenmesi var. Avrupa Parlamentosu bunun için bir de karar aldı. Avrupa Parlamentosu ayrıca bölgelerin AB’ye “kurumsal ve idarî” olarak entegrasyonunu istiyor.

Ancak AB’nin üçüncü boyutu yüzünden başının çok ağrıyacağı tahmini pek iddialı sayılmaz. Çünkü bunun delilleri var.

Örneğin “Avrupa Mozaiği” içinde yer alan 48 azınlık dilinden 23 adedinin hayatta kalması zor görünüyor. Bu rakamın yalan olduğu da düşünülebilir. Çünkü AB verilerine göre Yunanistan’da baskı altında olan diller sadece “Slav, Makedon, Aramî ve Arnavut” dilleri. Bulgar, Pomak, Ulah ve Türk dilleri ise “az baskı altında” diye tarif ediliyor. Hatta Atina “Avrupa Azınlık Dilleri Bürosu” açılamayan tek AB başkenti.

Fransa en az 10 milyon Basklı, Alsalsı, Breton, Katalon, Korsikalı, Flameni ve diğer farklı etnisite kökenlileri tanımıyor. İspanya’nın komşusu Fransa, tek dil olarak Fransızca’yı kabûl ediyor ve diğer dillerin kullanımına sıcak bakmıyor.

Fransa bölgesel ve azınlık dilleri konusundaki AB belgesini imzaladı, ama uygulamada hayata geçirmedi. Zâten söz konusu belge Fransa Anayasası’na aykırı olduğu için pratikte yok.

İtalya Güney Tirol’e, Almanlara, Slovenlere ve Fransiskanlara haklarını verdi, ama Arnavutlara, Yunanlara, Hırvatlara ve daha birçok gruba hak vermeye gerek görmedi.

Portekiz de ülkesinde Çingene, Astor, Endülüslü ve sair grupların olmadığı görüşünde diretiyor. İngiltere’de geçen yüzyıllarda fazla bir şey değiştiğini söylemek zor.

Finliler, Norveçliler ve İsveçliler Samîlere, Hollanda Frisyanlara, Moluklara, Danimarka Almanlara ve Grönland’a, Almanlar Sorblara ve Frisyanlara kötü davranıyor.

Avrupa ülkelerinde “azınlık sorunları” genellikle İskandinavya’da Samîler ve Hollanda ile Almanya’daki Frisyanlar ile Avusturya ve İtalya arasındaki Güney Tirollüler gibi, “komşu ülkelerin birbiri ile anlaşması ile” çözülüyor.

Avrupa ülkeleri “azınlıklar” konusunda çok hassas tutumlarını muhafaza ederken, azınlıkları teröristler gibi, “benim azınlığım iyidir” ve “ben azınlığa azınlık demem, bana faydası olmadıktan sonra” şeklinde özetlenebilecek galiz bir bakış açısı ile değerlendiriyor.

Azınlıklar konusunda eli en rahat olan ve azınlık hakları konusunda “fevkâlade hassas” olan Almanya, kendisi açısından azınlık haklarının geliştirilmesi konusunda “tarihî bir fırsatı kaçırdığını” belirtiyor. Nitekim Alman uzmanlar, ülkelerinde “maalesef” korunması gereken azınlıkların pek az olduğunu, çünkü Almanya’daki azınlıkların neredeyse tamamının Nazi döneminde haritadan silindiğini dile getiriyorlar.

Ancak yine de bu üzücü durum Almanların neden Bavyeralılara daha geniş hak vermediğini, Dan ve Sorb azınlıkları neden baskı altında tuttuğunu ve Almanya genelinde okul bahçelerinde Almanca dışında dil konuşulmasının yasaklanmasını izah edemiyor.

Bask Modeli’nden hareketle ve Basklılar ile Katalonların İspanya’daki ve Avrupa’daki konumları, AB’nin bakış açısı, diğer konular ile benzerlikleri ve farklılıkları böyle.

Bask modeli –öncesi ve sonrası ile- çok iyi incelenmesi gereken bir uygulama. AB’nin bölgeler politikası ve Birliğin üçüncü boyutu da aynı kapsamda önemli.

Kabaca Madrid bölgelere verebileceğinin en fazlasını verdi. Ama Madrid’in verdikleri bölgelerin beklentisinin alt sınırıydı. Gerçi Madrid verebileceğini verdi, ama bunlar AB’nin ona verdirtebileceğinin bir kısmıydı.

Bu çerçevenin dışında, ama hemen yanında yer alan bir diğer meselenin de altını çizmekte fayda var;

Medeniyetler İttifakındaki ortağımız İspanya, söz konusu proje kapsamında medeniyetlerin birbiri ile uzlaşması, birbirine hoşgörü göstermesi ve devâmla, medeniyetlerin toplumlararası işbirliğini geliştirmesi için veya katılım için müzakerelerde bölgeler konusunu açar mı?

[ e-mail ]
[ özel dosya ] [ diplomatic observer ] [ diplomatischer beobachter ]
[ kampanya ] [ yorumlar ] [ brifing odası ] [ DG TV ] [ kahve molası ]