Irak'ta Savaş Başlayalı:
2724 Gün, 13 saat, 53 dakika oldu.

  
Ana Sayfa E-mail
  ABONELİK: ...Yıllık abonelik ücreti 60 TL (30 EUR, 45 USD)... The Diplomatic Observer dergisine abonelik için bilgi@ diplomaticobserver.com’a ileti gönderin… Bilgi için: Tel:0090 312 441 99 68… Faks: 0090 312 441 22 36…                                               
 AİHM YUNANİSTAN’I YİNE MAHKÛM ETTİ

Okunma Sayısı :1883

 Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararı gereği, Yunanistan, toprakları zorla kamulaştırılan 10 Batı Trakya Türküne maddi tazminat ödeyecek.

AİHM'den bugün yapılan açıklamaya göre, Yunanistan, ailelerine ait zeytin bahçeleri 1925 yılında işgal edilen ve 1933 yılında da kamulaştırılan 10 Batı Trakya Türküne, mahkeme masrafları da dahil olmak üzere, toplam 1 milyon 660 bin euro ödeyecek.

Yunanistan'ın 1925 yılında Anadolu'dan gelen Türk göçmenleri Halkidiki bölgesinde yerleştirmek için önce bu toprakları işgal ettiği sonra da kamulaştırdığı belirtilen açıklamada, mağdur durumdaki Türklerin Yunanistan'da yaptıkları başvuruların da sonuçsuz kaldığı bildirildi.

AİHM, 6 Aralık 2001'de, başvuruyla ilgili olarak Yunanistan'ın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) ''adil yargılanma hakkı'' ile ilgili 6. maddesi ve ''özel mülkiyet hakkıyla'' ilgili 1. maddesini ihlal ettiği görüşüne varmıştı.

AİHM, verdiği ihlal kararından sonra, tarafların maddi tazminat konusunda kendi aralarında anlaşmaları çağrısında bulunmuştu.

Diplomatik kaynaklar, tarafların maddi tazminat konusunda anlaşamaması üzerine, AİHM'nin, AİHS'nin 41. maddesi uyarınca, Yunanistan'ın belirlenen miktarı başvuru sahiplerine ödemesine karar verdiğini bildirdiler.

AİHM kararı gereği, Yunanistan'ın maddi tazminat ödeyeceği Türkler şunlar: Fatma Ayten Yağcılar, Mustafa Aykut Yağcılar, Yakut Yağcılar, Nermin Baykal, Bahadır Atik, Feriha Neriman Atik, Alan Osman, Mukaddes Saraçoğlu, Rikkat Karaoğlu, Kenan Hacıosmanoğlu.

AİHM'deki diplomatik kaynaklar, bu kararın önemine dikkati çekerek, davanın, Batı Trakya'daki diğer Türklerin yaptığı başvurular için örnek teşkil edebileceğini kaydettiler.

Yunanistan’da azınlıklar birçok haksız ve hukukî temeli bulunmayan baskıya maruz kalıyor. Diplomatik Gözlem Gazetesi’nin Balkan arşivinde de yer alan Yunanistan Azınlık Raporu’nda yer alan hak ihlâlleri ve AB müktesebatı ile uyumlu olmayan politikalar, başta Batı Trakya Türkleri, Arnavutlar, Makedonlar, Çingeneler ve Ulahlar olmak üzere birçok etnik grubun üzerinde günlük yaşamda da hissedilen baskıların tatbiki sonucunu doğuruyor.

Bunun yanı sıra Yunanistan’ın çoğunlukla azınlık olarak gördüğü ve Yunan asıllı ve Ortodoks olmayan vatandaşlarına karşı izlediği politika, sıklıkla AİHM’ye şikâyet edilmesine ve mahkûmiyetine neden oluyor. Diplomatik çevreler, Yunanistan’ın sahip olduğu iç siyaset anlayışında ısrarını koruması hâlinde, AİHM ile daha sık muhatap olabileceğine işâret ediyorlar.

Nitekim Ekim 2002’de de AİHM Batı Trakya davasında Yunanistan’ı suçlu bulmuştu. AİHM kararında gerekçe olarak Yunanistan’ın Batı Trakya’daki Türk azınlığın din ve vicdan özgürlüğünü ihlâl etmesini göstermişti.

.

Türk kökenli Yunan vatandaşı Mehmet Emin Aga tarafından 1999 yılında Strasbourg’da Atina’ya karşı açılan davanın kararını açıklayan AİHM, Yunan devletinin Batı Trakyalı Müslümanların din işlerine “gereksiz yere karıştığı” sonucuna varmıştı.

Aga, 17 Ağustos 1990 tarihinde Batı Trakyalı Müslümanlar tarafından İskeçe müftüsü seçilmiş, Atina ise bu seçimi geçersiz sayıp, bölgeye merkezden bir müftü atamıştı. Merkezin kararını tanımayan Aga, istifa etmeyi reddedince, yasalara aykırı davrandığı gerekçesiyle yargılanıp mahkûm edilmişti.

AİHM’nin davayla ilgili gerekçeli kararında “Demokratik toplumlarda devletin, dini toplulukların birleşik bir yönetim altında toplanması veya böyle bir yönetime maruz bırakılmaları için önlem alma ihtiyacı olamaz” ifadeleri kullanıldı.

AİHM, Yunan hükûmetinin “dini topluluklar arasındaki gerilimi önlemek için araya girdim” şeklindeki savunmasına ise, “dini topluluklar arasında gerilim ve bölünmüşlük yaşanabilir, ancak bu çoğulculuğun vazgeçilmez sonuçlarındadır. Böyle bir durumda devletin görevi, çoğulculuğu yok etmek değil, değişik grupların birbirlerine hoşgörüyle bakacağı ortamı yaratmaktır” yanıtını vermişti.

AİHM ayrıca, Yunan hükümetinin Strasbourg’a sunduğu savunmalarda, müftü seçimlerinin “Müslümanlar ile Hıristiyanlar veya Yunanistan ile Türkiye arasında gerilime neden olacağına dair hiçbir kanıt sunamadığını” da belirtmişti.

Merkezden atanan müftüye karşı çıkan Mehmet Aga’nın “haksız” yere yargılanıp mahkum edildiğine de kanaat getiren AİHM, bu mahkumiyetin “mecburi bir sosyal ihtiyaçtan kaynaklanmadığını” belirterek, Yunan devletinin vatandaşının din özgürlüğünü ihlal ettiği hükmünde bulunmuştu.

Yunanistan bu davada Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili 9’uncu maddesini ihlalden hüküm giydi. AİHM bu hükme karşılık, Atina’yı maddi tazminatla cezalandırmadı.

AİHM’nin bu kararı Batı Trakya’daki müftü seçimlerine ilişkin ilk karar değil. Atina’nın itirazına rağmen halk tarafından seçilen diğer müftü İbrahim Şerif de Strasbourg’a taşıdığı davayı 1999 yılında kazanmış ve bu davada da Atina vatandaşlarının din özgürlüğünü ihlal etmekten mahkûm olmuştu.

Öte yandan Nisan 2002’de kaçak yollardan İstanköy adasına geçerken yakalanan ve Yunan askerlerince denize atılan Eritreli kızlar, Atina hakkında Avrupa’da tazminat davası açtı. Yasadışı yollarla İstanköy adasına geçmek isterken Yunan askerlerince yakalanıp hapse konulan, daha sonra da denize atılan Eritreli kaçaklardan Miki Cheber boğularak can verirken, Bodrum’un Akyarlar köyü Akçabük mevkiinde kıyıya ulaşmayı başaran üç genç kız Melina Meles, Chlebah Ebolette ve Marine Casberg, Yunanistan’ı AİHM’ye şikâyet ederek, maddî ve manevî tazminat davası açtılar.

Bodrum Emniyet Müdürlüğü ve Jandarma Karakolu’nda ifade veren Meles, Ebolette ve Casberg’in açacağı davada avukatlığı gönüllü olarak Ankara Barosu avukatlarından Erhan Bora üstlenmişti.

Bora’yla telefonda görüşen Meles, yaşadıkları kâbusu hâlâ unutumadıklarını belirterek, basına şunları söylemişti:

"Silah zoruyla gecenin karanlığında uluslararası sulara getirdiler. Yunan askerlerine dakikalarca bizi denize atmamaları için yalvardık ve direndik. Silah ve tekme vurarak bizi denize ittiler. Karanlıkta dev dalgalar arasında çığlıklarımız birbirine karıştı ve kaybolduk. Nişanlım Cheber boğuldu. Biz ise yarı baygın vaziyette karaya çıktığımızda Türk askeri elimizden tuttu. Sıcak banyo yaptırdı, yemeğimizi yedirdi, kendi elbisesini verdi. Hâlâ askerlerin elbiselerini giyiyoruz. Yunanların yaptığı insanlık dışı davranışı ömür boyu unutmayacağız. İstanköy’deki tutuklu diğer arkadaşlarımızın başına da aynı olayın gelmesinden endişe ediyoruz. Yunanistan’ın yaptığını tüm dünya duysun. Bu dava insanlık onuru için çok önemli."

Görüldüğü gibi AİHM bir haksızlık varsa, haksızlık yapan devleti mahkûm edebiliyor. Ama bunun için elbette AİHM mekanizmasını harekete geçirecek müracaatın yapılması gerekiyor. Bunun çok da örneği var.

DİĞER ÖRNEKLER

AİHM’nin eleğinden geçmeyen Avrupa Konseyi üyesi ülke yok. Kaldı ki AİHM’de Avrupa ülkelerinden davacı olup, kazanan Türkler de var. İşte bazıları;

Hollanda’ya karşı açılmış bir işkence davası var. Hatta bu davada Türkiye de müdahil oldu. Hüseyin Köksal isimli bir Türk vatandaşı bir trafik kazası yaptı. Olay yerine gelen polis alkollü araç kullandığı için bu kişiyi göz altına almak istedi. Fakat direnince itişip kakışma oldu ve kafası yere çarptı, polis ise Köksal’ı yerde sürükledi. Devamında Köksal’ı hiçbir doktor kontrolünden geçirmeden karakola götürdüler. Köksal gece yarısından sonra fenalaştı ve karakola çağrılan doktor Köksal’ı hastaneye kaldırdı. Köksal ertesi günü göremeden hayata gözlerini yumdu. Köksal’ı gözaltına alan polis hakkında kovuşturma yapıldı, ama polis memuru beraat etti. Köksal’ın ailesi, işkence ve yaşama hakkının ihlali gerekçesiyle Hollanda’yı AİHM’ye şikâyet etti. AİHM davayı kabul etti. Hollanda davanın sonuçlanmasını beklemeden başvuruculara “dostane çözüm” önerisinde bulundu. Bu dostane çözüm metninde olaydan duyduğu “derin kaygıyı” belirtti ve 140.000 Hollanda Florini tazminat ödedi.

Bir diğeri;

Kıbrıs’ın Rum kesiminde yaşayan Kemal Selim, Romen uyruklu bir kadınla evlenmek için Lefkoşe Belediyesine başvurup, nikah günü istedi. Belediye bu talebi yazılı olarak cevapladı ve Kıbrıs’taki Nikâh Yasası’nın “Türk ve Müslüman Kıbrıslıların evlenmesine izin vermediğini” bildirdi.

Kemal Selim bunun üzerine Romanya’da evlenmek zorunda kaldı. Daha sonra eşiyle beraber Kıbrıs’a döndüklerinde göçmen bürosuna belli bir para ödemesi gerektiği söylendi. Yetkililerin Selim’e verdiği bilgiye göre, “eşi Romanya’ya geri göndermek durumunda kalabileceğinden, bu para yol masraflarını ödemek için” gerekiyor. Selim istedikleri parayı ödüyor ve sonra AİHM’ye başvuruyor. GKRY büyük olasılıkla mahkûm olacak.

Bir başkası;

Erkan Eğmez Kuzey Kıbrıs’ta yaşıyor. Alıcı kılığına giren Güney Kıbrıs narkotik görevlilerine uyuşturucu satmak için Yeşil Hat’ta buluştu. Bu kişilerin alıcı değil, polis olduğunu anlayınca kendisini tutmaya çalışanları yumruklayıp kaçmaya çalıştı. Polislerden birisi Eğmez’i yakaladı. Eğmez polisi tekmeleyince, polis de belinden çektiği silahla kafasına iki defa vurdu. Yere düşüncede kelepçeleyip polis karakoluna ardından da hastaneye götürdü. Eğmez, kendisine yapılanın işkence olduğunu öne sürerek Ombudsman’a başvurdu. Ombudsman’da polisin yakalama sırasındaki tavrını kötü muamele olarak değerlendirdi. Ancak ombudsmanın bu raporuna dayanılarak polisler hakkında bir dava açılmadı. Eğmez bunun üzerine AİHM’ye başvurdu. AİHM verdiği kararla polisler cezalandırılmamasını hatalı buldu ve Eğmez’e yapılan muameleyi “insanlık dışı” olarak nitelendirdi. GKRY Eğmez’e 10.000 İngiliz Sterlini manevî tazminat ödemeye mahkûm edildi.

Dahası da var;

GKRY polisi 9 Türkü gözaltına aldı ve hırpaladıktan sonra, kendi özgür iradeleriyle Güney’i terk ettiklerine dair kağıtlar imzalattı devamında da sınırdışı etti. Bu kişiler de KKTC’ye geçtiklerinde başlarından geçenleri kamuoyuna anlattılar ve AİHM’ye başvurdular. Daha sonra bazıları yeniden GKRY’ye döndü ve Rum polisi tarafından yeniden gözaltına alındılar. Bu defa da işkence sonucu kamuoyuna yaptıkları açıklamaların ve AİHM’ye gerçekleştirdikleri başvuruları KKTC polisinin zoru ve kötü muamelesi sonucu gerçekleştiğini belirten ifadelere imza atmak zorunda kaldılar. AİHM başvuruculara yapılan muameleyi “insanlık dışı” buldu ve GKRY’yi 205.000 Kıbrıs Pound’u tazminat ödemeye mahkûm etti.

Bir örnek de Bulgaristan’dan;

1992 yılında Sofya’daki Müslüman cemaati Türk kökenli Fikri Sali Hasan’ı müftü seçildi. Fakat Hasan’dan önce Müftülük görevini yürüten Nedim Gendzhev ve taraftarları bu seçimin geçersiz olduğunu, kendisinin müftü olmaya devam ettiğini ileri sürdüler ve gruplar arasında sürtüşmeler başladı. Bu tartışmalara rağmen Bulgar Din İşleri Müdürlüğü Hasan’ı müftü olarak kaydetti. Fakat 1995 yılında Bulgar hükûmeti bir sirküler yayınlayarak Gendzhev’in müftü olduğunu ilân etti. Bu kararı dayanak alan Gendzev ve adamları Hasan’ı müftülük makamından zorla çıkartıp attılar. Hasan savcılığa başvurup şikâyette bulundu. Ancak savcılık Gendzev’in Müslümanların meşrû lideri olduğunu belirterek bu istemi reddetti. AİHM Bulgaristan’ın keyfî bir biçimde din hürriyetine müdahale ettiği sonucuna ulaştı ve mahkûmiyet kararı verdi.

Gelelim Yunanistan’a;

Yunanistan’da bir mahkeme bir tedbir kararı alarak Batı Trakyalı Türk Öğretmenler Sendikasını uyardı ve ismindeki Türk ibaresi geçmesinin Yunan yasalarına, birlik ve bütünlüğe aykırı olduğunu belirterek ismini değiştirmesini istedi. Akabinde sendika bu karara uydu, fakat civar okullara gönderdiği bir mektupta kendi ismini Türk kelimesini de içerecek bir biçimde kullandığı ve bazı köylerin isimleri Türkçe telâffuz etmesi üzerine ceza aldı. Adnan Raif de bu sendikanın yönetim kurulu üyesi olarak ceza aldı. Verilen ceza sonucu Raif bir yıl ne devlet okullarında ne de özel okullarda çalışamadı. AİHM davaya görüştü ve başvurucunun iç hukuku tüketmek bakımından yaptığı hatalar nedeniyle bu başvuruyu kabul etti. Yunanistan AHM’ye verdiği savunmada davanın siyasî propaganda olduğunu iddia etti. AİHM bu iddiayı ciddiye bile almadı. Dava sürüyor.

Yine Yunanistan’dan bir başkası;

Batı Trakyalı Türkler bir Cuma namazında İbrahim Şerif’i müftü olarak seçtiler. Fakat Yunan yetkilileri “müftüyü devletin atayabileceği ve cemaatin böyle bir hakkı olmadığı” iddiası ile kararı tanımadı. Dahası İbrahim hakkında bir ceza davası açıldı ve “tanınmış bir dinî liderin” yetkilerine tecavüz etmek suçlamasıyla ve topluluk içinde cübbeyle dolaştığı için hapis cezasına çarptırıldı. Ceza paraya çevrildi. İbrahim Şerif Yunanistan’daki bütün iç hukuk yollarını tüketip AİHM’ye başvurdu. AİHM Yunanistan’ın bu tavrının demokratik çoğulculuğa aykırı olduğu ve din ve vicdan hürriyetinin ihlal edildiği sonucuna ulaştı. Yunanistan başvurucuya 700.000 Drahmi tazminat ödemeye mahkûm edildi.

Kuşkusuz başka örnekler de var.

Uluslararası Af Örgütü ve Uluslararası Helsinki İnsan Hakları Federasyonu’nun açıkladığı 2002 raporunda Yunanistan kanun uygulayıcılarının yasadışı ateş açmalar, dayak ve bazı durumlarda işkenceye varan kötü muamele gibi insan hakları ihlâlleri belgelendi.

“Yunanistan: Cezasızlığın gölgesinde. Kötü muamele ve ateşli silahların yanlış kullanımı" başlıklı raporda 66 adet insan hakları ihlâli iddiası yer alıyor. Bu ihlâllerin mağdurlarının çoğu Roman, göçmen (genellikle Arnavut) ve sığınmacılar olmasına rağmen, Yunan nüfus da ayrı tutulmuyor. Aralarında çocukların da bulunduğu önemli sayıdaki mağdurda, tıbbi tedavi ve hatta hastaneye kaldırılmayı gerektiren fiziki kötü muameleden kaynaklanan ağır yaralanmalar bulunuyor.

Uluslararası Af Örgütü Yunanistan araştırmacısı Melanie Anderson da, yetkililerin Yunanistan´ın özellikle insan hakları konusunda duyarlı olduklarını iddia etmelerine rağmen, uygulamada bu hakları korumak için varolan yasaların sıklıkla gözardı edildiğini belirmişti.

Yunanistan’da gözaltına alınmış kişiler yakalanma ve polis gözaltındayken kötü muamele gördüklerini iddia etmekteler. En sık duyulan şikayetler tokat, yumruk ve tekmeleme. Ancak, bazı vakalarda tutuklular cop veya tabanca tüfek kabzasıyla dövüldüklerini idda ediyorlar. Bu iddiaların birçoğu tıbbî kanıtlarla destekleniyor.

Diğer iddialar arasında sözlü, bazen ırkçı, taciz ve bazı vakalarda cinsel tehditler bulunuyor. İki kişi, biri askerliğini yapmakta olan Yunanlı bir genç, diğeri ise Nijeryalı bir göçmen, polisin kendilerine elektrik verdiğini iddia etmişti.

2002 raporu, polisin fiziksel ve psikolojik işkencesi ya da kötü muamelesinin, ister itiraf ya da bilgi vermeye zorlamak, ister gözlerini korkutmak ve cezalandırmak amacıyla olsun, oldukça yaygın olduğu sonucuna varıyor. Uluslararası Helsinki Federasyonu’nun Yunanistan üye komitesi olan Yunanistan Helsinki Monitor sözcüsü Panayote Dimitras, Polisin kötü muamele yapması sorununun birkaç münferit olay olmadığını belirtti.

Rapora göre, polisin kötü muamelesi yalnızca dayakla sınırlı değil. Raporda yer alan 7 vakada polis memurları yakın ölüm ya da ciddi yaralanma tehdidi bulunmayan, ya da en azından böyle bir tehdidin varlığının şüpheli olduğu koşullarda, ateş açarak ölümcül yaralanmalara sebep olmuştu. Dört olayda Yunanistan’a yasadışı yollardan girmeye çalışan Arnavutlara sınır görevinde bulunan polis ve askerler ateş açmış ve biri ölümcül olmak üzere üçünü yaralamıştı. Bu olayların meydana geldiği koşullar, ateşli silahların kullanımının uluslararası standartlara uygun olup olmadığıyla ilgili ciddi şüphe uyandırmıştı.

İnsan hakları ihlallerinin ısrarla sürmesinin ardında yatan neden ise cezasızlık: Yetkililerin sorumluları adalet önüne çıkarmaması. İnsan hakları ihlâli yaptığı iddia edilen memurlar nadiren kovuşturmaya uğruyor ve bu suçlu bulunmayla sonuçlansa bile ceza neredeyse daima sözde kalıyor; askıya alınmış hapis cezası gibi.

İşkence ve kötü muamele şikayetleriyle ilgili resmî istatistikler bu tip olaylarda polislerin neredeyse tamamen cezasız kaldığını doğruluyor. Bunun nedenleri arasında soruşturmaların zamanında, kapsamlı ve tarafsız yapılmaması, suçluların teşhis edilmesini engelleyen polis dayanışması, şikayetçilere hukukî yardım verilmemesi, gereksiz uzunlukta adli prosedürler ve mağdurun güçlü kanıtları olsa bile mahkemelerin polis memurlarının ifadelerine inanma eğilimi bulunuyor.

HF sözcüsü Bjorn Engesland, "Bu cezasızlık insan hakları ihlallerini teşvik ediyor ve hükümet bakanlarının sözlü teşvik ya da kınamalarının etkisinden daha ağır basıyor" diyor. Polis eğitimi, ayrımcılık karşıtı yasa ve yasal prosedürleri hızlandırmaya yönelik yasal değişikliklerin yapılacağı yönündeki bilgilerle ilgili memnuniyetini dile getiren Engesland, bu yasaların detayları ve en önemlisi uygulanmalarını bekleyip göreceklerini ifade ediyor. "Halen sürmekte olan cezasızlık ortamı hemen sona ermeli" diyor.

Yunanistan aynı devam ederse, bu örneklere her yıl birçoğu daha eklenebilir.

[ e-mail ]
[ özel dosya ] [ diplomatic observer ] [ diplomatischer beobachter ]
[ kampanya ] [ yorumlar ] [ brifing odası ] [ DG TV ] [ kahve molası ]